“Sus duymasın… Söyleme sakın…” 

Anlattığı onca hikayesi, dinleyen ama duymayan pek sevgili kimseleri vardı kadının… Kendini anlatmaya çabalarken yitirdiği pek sevgili bir de benliği. İnsanlar onu anlamıyor diye, dogru kelimelerle kendini ifade edemediğine inandı. Doğru kelimelerin peşinde kendi kelimelerini yitirdi kadın. Yorgundu. Kaybolmuştu. Yürüyordu bir başına.

Kendini bildi bileli bir gün olsun değişmemişti; her biriyle tek tek dertleştiği kaldırım taşlarıyla, turunç kokularına bezeli bu sokak. Güçlü esansı portakal çiçeklerinin ve ağustos böceklerinin hüzünlü uğultuları… Yedi yıl boyunca toprağın altında kaldıktan sonra bir yaz gecesi gözlerini dünyaya açıp, yine bir yaz gecesi toprağa karışacaklardı. Bu yüzden şarkılarını her duyduğunda ölüm fısıldardı kadının kulağına. Belki de ölüm tüm gerçekliğiyle çırılçıplak karşılarındayken, kendi aralarında sabah akşam dans eden, neşeli, haylaz ve alaycı kimselerdi sevgili ağustos böcekleri…Bir ağustos böceği olmak istedi kadın. Gözünde canlandı doksanlardan kalma bir Ajda şarkısına geçişi plağın ve hafif çapkın adımlarla ona doğru yürüyüşü bir ağustos böceğinin… Kanatlarını tüm zarafetiyle kendisine dolayışı ve tüm gece sarmaş dolaş bir turunç yaprağının üzerinde dans edişleri… Ne kadar özlemişti çocukluğunun, genç kızlığının geçtiği bu sokağı. En son yıllar önce, henüz nasıl kadın olunur bilmezken kadın, buradaydı.

O gün küçücükken, bu sokakta oturmuş ve bir gecede büyümüştü. Ömrü boyunca görüp görebileceği en büyük sevgi, yerini kocaman bir hiçliğe bırakınca bir gecede büyümüştü. 

Zaman ne ilginçti. O günden sonra acımayı unutan kalbini de yanına almış, hep ıssız, hep kuytu köşeleri aramıştı. Geçmişte karaladığı bir iki kelimeye bakıp, kalbinin yeniden acıyacağı günler için Tanrı’ya yalvarmıştı. 

Sokağın sonuna gelmişti. Büyümek zorunda kalışına bağlı bir gerçeklik doluyordu gözlerine. Yıllar sonra aynı gökyüzüne baktı kadın. Bir şehrin ışıklarıdır yıldızların tek katili derler ama bu şehrin ışıkları bile sanki yıldızlar daha bir parlasın diye varlardı. Usulca sandaletlerini bıraktı hala gündüz güneşinin sıcaklığını üzerinde taşıyan kum taneciklerine. Sağ omzundaki askısı düştü elbisesinin önce, hemen ardından sol omzu izledi onu… Çırıl çıplak kaldı kadın ama daha önce hiç bu kadar güzel hissetmemişti bir kıyafetin içerisinde.

Önce nazikçe esen yaz yelini giydi üzerine. Ayaklarına uçsuz bucaksız kumsalı geçirdi. Ve Akdeniz’in o sıcacık tuzlu sularını sarındı tüm bedenine. Saçlarına ilişen yosun parçaları en güzel aksesuarlarıydı. 

Kadın hiç bu kadar güzel hissetmemişti daha önce.

Görsel: Gustav Klimt

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Please enter your name here