Ben hiç böyle olmayı istemezdim. Durduğu yerde duran, akmayan bir insan. Böyle olmak istemezdim. Hayatın canını çıkarırcasına yaşamak falan isterdim yani. Her anı yakalayıp, boğazını sıkmak.

Ver bana mutluluğu, heyecanı, tatmini ve güzel olan her ne varsa… Oysa sadece duruyorum. Küçük şeyleri hesaplayıp beynimi daraltıyorum ve bir sürü engel koyuyorum önüme. Uyum sağlıyorum ama ne uyum sağlamak… Biri yol göstersin de gideyim, gibi. Ya da biri tutup kolumdan çeksin de gideyim gibi. 

Yalnız kalınca hayallerim oluşuyor. Açıkçası onlara pek sahip çıkamayacağım. Çünkü onlar, paylaştığım biri olmadan heyecan verici olmuyorlar. Yaşanası değiller yani. Tabi ki paylaştığım her kimse, benim mutlu olduğum biri olmalı. Ah bu da pek denk gelmedi bir defasının dışında. İnsanları sevemiyorum, alışamıyorum onlara.

Bunun tam tersi şekilde davranmam da ironi midir, kendine güvensizliğin ta kendisi midir bilemedim. İnsanları sevmeyi öğrenmeliyim. İnsanları affetmeyi de öğrenmeliyim. ben sadece yargılıyorum. Oysa ki değer verip sahiplendiğim ne varsa gerçek değil ve bunu görememek bir o kadar aptalca.


Sen her kimsen,yaşadığın her ne varsa, anıların bile uçucu şeylerdir ve gittiğin zaman, yani bir gün yok olduğunda varlığın sadece bir hayal ürünü olarak kalır. Belki bir fotoğrafla yahut dünyaya bıraktığın herhangi bir izle. Küçük veya büyük olması çok da önemli değil. Senden sonra yaşayan insanların hayal gücünde canlanabildiğin kadar varsın artık ve ömrün boyunca sarıldığın HİÇBİR ŞEY sana ait değil. Bunun deneyimini yaşadığımız süre içinde de tadıyoruz aslında. Okuldan mezun oluyorsun ve artık senin oturduğun sıralarda başkaları var. Kantinin arkasında başka biri ilk öpücüğünü tadıyor ve sevdiğin öğretmenlerin artık başkasının öğretmeni.

Keza evinden taşınıyorsun. Sen orada ne anılar bıraktın, kim bilebilir? Senden başka. Artık orada yaşayan yeni insan, senin sarhoş şekilde oturup şarkı söylediğin, ağladığın yere bir portmanto koymuş. Öylece geçilip gidiliyor. Sevgilin, sarıldığın, kokladığın insan şimdi başka birine ait. Kim bilebilir, senin onu en çok neresinden öpmeyi sevdiğini? Kokusunun sende uyandırdığı hisleri kim bilebilir?

A Clockwork Orange’da Alex, mahkumiyet sonrası evine döndüğünde neler yaşamıştı? Ailesi artık onun değil. Onların nispeten de olsa yeni bir oğulları var ve ondan çok daha iyi.


Bana yaşadığını ispatlayamazsın küçük dostum, ben senden sonraki bir zamanda var oluyorum ve benden önceki tüm zamanlar acınası. Bunu, hayattayken sen de düşünüyordun hatırlamalısın.

Dead Poets Society’de bu tam olarak gösterilir. Öğretmen, genç adamları alır ve okulun eski öğrencilerinin fotoğraflarının olduğu bölüme getirir. ”Bakın onlara!” der, ”Onlar yaşıyordu, hayalleri ve istekleri vardı. Ama artık yoklar. Siz de böyle olacaksınız.”

Sorun burada başlıyor, ne kadar anlayabilirsin? Seni ne kadar anlayabilirler?
Anlayamazlar… İşte o yüzden Carpe Diem kabul edilir. Buna rağmen savaşıyoruz. Buna rağmen kin duyuyoruz ve acımıyoruz insanlara.
Daha bir sürü zaman kaybı işte. Haydi yeniden hippie olup çayırlarda koşalım. Hayır bu da değil de biraz daha anlayış. Gelişmeye açlık. Yok olacağını bilsen bile. Bilgeliğe en yakın şekilde ölmeye çalışmak. Ya da sadece yaşamak.

Ben artık… diye devam etmeyeceğim. kendimi değiştiremiyorum. bunların farkında olmak bana güç vermiyor. Karamsarım. Böyle kalacağım. Beni sevdiği zamanlarda iyi hissedeceğim. Eğer sevmiyorsa kahrolacağım. Ben böyle yaşıyorum. Kendimle mutlu olabiliyorum. Sadece o varken daha güçlü ve yararlı hissediyorum. Bana ihtiyacı olmadığını biliyorum. Bensiz çok mutlu zamanlar geçirdiğini. Keşke ben de öyle olsaydım. Gücümün çok üstünde bir gücü var. Buna ne karşı koyabiliyorum, ne dur diyebiliyorum.
Hayranlıkla izlemek kalıyor bana ve seviyorum. Güneş gibi. Ellerimi uzatınca ısıtıyor.

Anılarım bende saklı. Herkesin öyle olduğu gibi. Bunları belleğim yettiğince ölene kadar taşıyıp çoğaltacağım. Ama kaybolacaklar, yazık işte zihin de bir yere kadar. Ben en çok, güzel duyguları saklamak isterdim herkes gibi.
Keşke yolu olsa. Ama ölüyor işte zaman, her göz kırpışın bir yeniye gidiyor.
Eskimemek için elinden gelen hiçbir şey yok. Bu da dudaklarına bir gülümseme yerleştiriyor.

Ne yapacaksın? Doğ, keşfet, öğren, eski, unutul.

Onu tekrar görmeyebilirdim. Bu benim mutluluk zamanım.
Kendimi yaşıyor hissediyorum. Sefil halim uzakta. ruhum parlıyor. Bana baktığında, benim için bir şey yaptığında kalbim çarpıyor. Eskiden onu her görmeye gittiğimde heyecandan ölürdüm. Bana kurduğu bir güzel cümle, tüm gün mutlu kalmama yeterdi. Azla yetinmeyi öğrendim. Bana daha fazlasını veriyor artık. Bazen de hiç vermiyor. Ama gerçekten önemi yok. Onunla yaşamaya çok alıştım. Benim için var olması ve yüzüme sevgiyle bakması yeterli. Hala boğazım düğümlenebiliyor. Bu duyguları kaybetmediğim için çok mutluyum. Ben küçük bir kadınım. Dünyam ufak ve basit. Kaos beni korkutup aciz hissettiriyor. Gerçekten yaşadım diyebilmek için, korkudan kurtulmaya çabalamam gerektiğini biliyorum.


“mutluluğun gözü kördür,
yalnızlık sağır.
ondandır biri tökezleyerek yürür,
öbürü uykusunda bile bağırır.”

Görsel: John Everett Millais

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Please enter your name here